1. GİRİŞ
Bu çalışmada, Joel Spring’in Özgür Eğitim adlı eserindeki 1. Model olan teknolojik ve rasyonalist yaklaşımı ve 2. Model olan bireysel özerkliğin artmasıyla temellendirilen özgürlükçü yaklaşımı, mevcut eğitim sistemindeki temel işlevler (ekonomik, siyasal, toplumsal ve bireysel) bağlamında, otorite ve sanayinin ortaklığı çerçevesinde işlevlerin iç içe olması sebebiyle bütüncül bir bakış açısı ile değerlendirilip çözüm önerileri incelenecektir.
2. MEVCUT SİSTEMDE EĞİTİMİN İŞLEVLERİNİN TEKNOLOJİK, RASYONALİST MODEL VE ÖZGÜRLÜKÇÜ MODEL BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ
İncelemeye Francisco Ferrer’in okulun toplumsal konumuna dair tespitiyle başlamak yerinde olacaktır. Spring'in aktardığına göre Ferrer; "Herkes 'Okul için ve Okul'dan yana' diye bağırıyor" diyerek bu mücadeledeki iki hâkim grubun otorite ve sanayi olduğunu belirtir. Otorite okulların sadık yurttaşlar üretmesini isterken, sanayi ise itaatkâr ve eğitimli işçiler istemektedir. Tam da bu sebeple otorite ve sanayinin ortak çıkarları söz konusu olduğu için eğitimin işlevleri birbirleri ile iç içedir.
19.ve 20. yüzyıllarda kitlesel okul eğitiminin amacı vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti. Günümüzde ise bu etki devam etmektedir. Mevcut sistemde eğitim, ekonomik kalkınma için yapılan bir yatırımdır.
Erden’e göre eğitim kurumları, ekonominin ihtiyaç duyduğu nitelikli elemanları yetiştirmekle yükümlüdür: "Eğitimin ekonomik işlevi, toplumdaki bireylere belli bir beceri kazandırarak onları üretici durumuna getirmek ve endüstri, tarım, hizmet alanlarında toplumun ihtiyacı olan insan gücünü yetiştirmektir. Eğitim kurumları bu işlevlerini yerine getirerek, toplumun ekonomik yönden kalkınmasına ve gelişmesine katkıda bulunur." Bu tanıma göre ekonomik kurumların çeşitli düzeyde eğitim görmüş insan gücüne ihtiyacı vardır ve eğitim kurumlarının bu talebi karşılayacak nicelik ve nitelikte insan gücü yetiştirmesi gerekir. Mevcut sistemde “insan gücü” toplum ihtiyacı çerçevesinden değerlendirilmiştir ve insanı ekonomik bir girdi olarak görür.
Ferrer’e göre hükümetlerin okulları isteme nedeni; eğitim yoluyla toplumun yenilenmesini beklemek değil, sanayi şirketlerini kurmak ve buralara yatırdıkları sermayeden kâr elde etmek için insanlara, işçilere ve mükemmel emek araçlarına duydukları ihtiyaçtır.
İşçilerin dakik, itaatkar, pasif, işlerini ve konumlarını kabul etmeye istekli olmasını sağlamak için girdi olarak görülen yoksul çocuklar mevcut eğitim sisteminde kullanılır. Sorgulamayan, itiraz etmeyen öğrenci ödüllendirilir; sessiz ve sakin olan "iyi" kabul edilirken, başkaldıran ve benliği çerçevesinde değerlendirme yapıp dile getiren ise "uyumsuz" sıfatını alır. Bu durumu bir tarım ürünü metaforu ile açıklamak mümkündür: Mevcut sistem insanı, yetişkinliğine kadar risk alınmayıp ilaçlama yapılan bir tarım ürünü olarak görür. Çünkü insan kurtlu çıkarsa kullanılamayabilir, şekli bozuk olup kasalara en verimli şekilde yerleştirilemeyebilir, daha da kötüsü fire verilebilir. Otoritenin ve sanayinin insanların tüketilmesi için yaptıkları yatırım ve harcadığı emek boşa gidebilir. Bu riski almadıkları için insanların "tatlarının" hepsi aynıdır; lezzetinden, farklılıklarından ve "kurtlarından" (özgünlüğünden) arındırılmış, en önemlisi de doğal akışında olmayan ve duygusal hassasiyetlerinden yoksun bireyler hedeflenir. Şekil verilmiş kare elmalardan ibaret olan bu ürünler(insanlar), 2 haftada bozulması gerekirken aylarca bozulmadan durabilir; böylece tüketen istediği zamanda istediği şekilde tüketebilir.
Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı bize bu durumu sağlamanın reçetesini sunar: İnsanın işini kabul etmesi, üretilen ürüne uzaklığı ile sağlanabilir. Ayrıca işçilerin yaptıkları işlerde düşünsel bir unsur yoktur. Marx'a göre; "İşçinin ürününe yabancılaşması sadece, emeğinin bir nesne haline gelmesi, dışsal bir varoluş üstlenmesi değil, bağımsız, onun dışında ve ona yabancı olarak var olması ve özerk bir güç olarak onun karşısında durmasıdır". Bu durumu şase montajı örneğiyle geliştirebiliriz: Bir fabrikada arabanın sadece şasesinden sorumlu olan bir işçi arabanın bütününden habersiz olduğu gibi; işçinin görevi sadece şaseyi montajını sağlamaktır. Makinenin bir dişlisini yetiştiren bu sistemde, okuldaki sanat etkinliklerinde dahi yönerge odaklı bir yaklaşım görülür. Etkinliklerde çocuğun düşünmesine fırsat verilmez; katı yönergeli ve hazır olan unsurları birleştirmeye dayalı bir süreç izlenir. Çocuğun yorumu yoktur, sınıftaki her çocuk aynı çıktıyı alır ve düşünmez. Illich'in belirttiği gibi, hizmet amaçlı bir ekonomide insan üretebileceğine olduğu kadar yapabileceğine de uzaklaşır.
Mevcut sistemde eğitimin siyasal işlevi, toplumdaki bireylere milli ideolojiyi, değerleri ve idealleri kazandırarak onları mevcut siyasal düzene bağlı vatandaşlar olarak yetiştirmektir. Fidan ve Erden’e göre "Her toplumda devlet yönetimini üstlenen politik kurumlar, toplumdaki bireylerin kendi politik ideolojilerini benimseyerek mevcut düzeni koruyan ve milli bütünleşmeye katkıda bulunan vatandaşlar biçiminde yetişmelerini isterler. Bunu sağlamak için de büyük ölçüde eğitim kurumlarından yararlanırlar." Eğitimin siyasal işlevi bu tanım ile değerlendirildiğinde ve gerçekten anayasaya uygun bir şekilde uygulandığı takdirde her ne kadar olumlu sonuçlara sebep olacak olsa da mevcut politik kurumların görüşü ve niyeti çok kritik bir hâl almaktadır.
Fichte’nin "devletin eğitime en az milli savunmaya harcadığı kadar para harcaması gerektiği, çünkü bu sayede özel bir orduya gerek kalmayacağı" yönündeki görüşü, bazı devletlerin eğitime bakış açısını tasdikler niteliktedir. Nazilerin zorunlu ırk biyolojisi ve asker yetiştirmek için günde beş saatlik beden eğitimini zorunlu kılması bize bugün garip gelirken; toplumsal düzenin ve eğitim sisteminin sebep olduğu zihini uyuşması (sessiz kültür) sebebiyle, eğitimde oluşturulan her temelin statükoyu koruma, yüceltme ve verimlilik üzerine olduğu gerçeği atlanmaktadır.
Spring ve Godwin penceresinden bakıldığında bu durum, zihnin uyuşturulması ve ideolojik denetim anlamına gelir. Monarşilerin yerini cumhuriyet yönetimleri alırken, kontrol mekanizmasını sağlayan kutsallık ve yüceltmelere dayalı zihin uyuşturma eylemleri günümüzde bazı toplumlarda eğitim sistemi ile sürdürülmektedir.
Godwin, politik kurumların zenginlerin iktidarı gasp etmesini onayladığını ve zengin ile fakir arasındaki farklılıkları şiddetlendirme eğilimlerinin olduğunu hissetmişti. Otorite ve sanayinin ortaklığına dair bu tespiti güncel bir örnekle görmek mümkündür: Mazot vergisinin lüks yatları olanlar için uygulanmayıp, tarım ile geçimini sağlayanlar için uygulanması, sistemin kimin lehine çalıştığını gösterir. Mevcut eğitim sistemi bu ayrımı şiddetlendirmektedir. Mobilitenin olmadığı, yoksul öğrencilerin eğitim hakkının gasp edildiği ve formaliteden okula gittiği bir süreç yaşanmaktadır. Maddi durumu iyi olan ailelerin çocuklarının önüne sonsuz imkanlar serilirken, tüm öğrenciler aynı kefede değerlendirilip aynı ölçümlemede bir sıralamaya sokulmaktadır.
Günümüzde zihnin uyuşturulmasında en önemli etkenlerden biri de tüketim kültürüdür. İyi tüketebilenin "prestijli" sayıldığı bir ortamda, evsiz bir hayvana evini açmak yerine 10 yıllık bakım masrafına denk gelen bir ev hayvanı robotuna sahip olmak prestij sayılmakta; dünyada açlık varken lüks övülmektedir
Kitle iletişim araçları sürekli yeni akımlar ve özenti unsurlarını ortalığa saçarken eğitim sistemi de bunu körüklemektedir. Freire'nin dediği gibi: "İnsanlar dünya ile diyalektik ilişkilerine yanıt olarak değil, kitle iletişim araçlarından günlük olarak aldıkları talimatlara göre düşünmeye ve hareket etmeye başlarlar". Algoritmaların insanlığın karar mekanizmasını ele geçirdiği günümüzde, bazı eğitimcilerin öğretmenlere yapay zeka unsurları ile ders programı hazırlamasını teşvik etmesi ve bu konuda eğitim vermesi büyük bir gaflettir. Bu durum bireyselleşme, özünü bulma rehberi olabilecek öğretmenlerin aklını kiraya vermesinden başka bir şey değildir.
Stirner’in "kafadaki tekerlek" kavramı çerçevesinde; modern devlette yasalar bireyde içselleştirilmiştir, böylece "özgürlük" sadece kişiye inanması öğretilmiş olan yasalara uyma özgürlüğü anlamına gelir. İnsan kendini özgür görürken gerçekte sistemin oluşturduğu yapay seçeneklerden birini tercih ettiğinin farkında değildir. Stirner için kendi kendine sahip olma "kafadaki tekerlek"in ortadan kaldırılması anlamına geliyordu. Öldürme eylemi doğal olarak birey için kabul edilemez bir durum iken seçkinler savaşlar ile milyonlarca insanın öldürebilmesi ve bunun doğal karşılanmasından öte kutsal görülebilmesi de aslında bu kafadaki tekerleğin ne kadar insanın doğrularına işleyebileceğini göstermektedir.
3. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ VE BİREYSELLEŞME:
Mevcut eğitim sisteminin (1. Model) bireyi nesneleştiren ve ekonomik bir girdi olarak gören yapısı karşısında, Özgürlükçü Model (2. Model) bireyin kendi aklına sahip olmasını ve özerkleşmesini savunmaktadır. Bu geçiş bazı radikal söylemlerin ötesinde, bilincin ve toplumun kademeli değişimi ile mümkündür.
3.1. FARKINDALIK VE KONFOR ALANINDAN ÇIKIŞ: TARİHE GENİŞ PERSPEKTİFEN VE OBJEKTİF BAKABİLMEK
Bireyselleşme süreci, öncelikle bireyin kendisine yüklenen tarihsel ve toplumsal şartlanmalardan sıyrılmasını gerektirir. Ali Şeriati’nin belirttiği gibi tarih zindanının getirdiği yük atılmalıdır. Isınan suda farkında olmadan pişen kurbağa gibi, birey içinde bulunduğu "sessizlik kültürünü" fark edip o sudan çıkmalıdır. Freire'ye göre bu sessizlik kültürünün sese dönüşmesi insan olmak ile mümkünken insan olmayı şu şekilde açıklar: “İnsan olmak, seçimler yapan ve kendi kaderini yönlendirmeye çalışan bir eyleyen (uctor) olmaktır. Özgür olmak, bir eyleyen olmak, kim olduğunu, çevredeki toplumsal dünya tarafından nasıl biçimlendirildiğini bilmektir.”
İnsan olmaya geçiş, insanlığın tarihsel yolculuğunda bireyin metaforik bir dağın tepesine çıkıp varoluşsal soruları sormasıyla başlar: “Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Gitmek istiyor muyum? Öncüm kim ve ne istiyor? Ben kimim ve ne istiyorum? Ben kendi ayakkabımı yapıp yiyeceklerimi bulurken neden başkalarına veriyorum? Verdiklerim kime gidiyor? Verdiklerimi alan kişi bana ne sağlıyor? Bu sorgulama, Kant’ın aydınlanma tanımındaki "konfor alanından çıkış" eylemidir. İnsan, yolculuğun rutini belli iken, bir şekilde açlıktan ölmüyorken, nereye gidileceğine dair düşünmesine gerek yok iken dağın tepesine çıkmak çok riskli ve zor gelebilir. Binlerce yıllık itaat kültürü insanı bu metaforda düşünsel ve fiziksel açıdan zayıf kılmıştır. Bu zayıflık, bireyleri zorlu "farkındalık dağı" yerine, Paul Goodman’ın eleştirdiği, tırmanması daha kolay olan "geleneksel tarih dağına" (mevcut sisteme) yöneltmektedir.
3.2. ÖĞRENME SÜRECİ VE ÖĞRETMENİN ROLÜ: BİSİKLETİ SÜRMEK - BİSİKLETİN AKSANLARINI BİLMEK
Özgürlükçü modelde öğrenme, hayattan kopuk bir ezber süreci değil, yaşamla iç içe bir deneyimdir. Az önce belirtildiği gibi; Freire’ye göre; "İnsan olmak, seçimler yapan ve kendi kaderini yönlendirmeye çalışan bir eyleyen olmaktır". Bu bağlamda öğrenme süreci ve öğretmenin rolü bir "Bisiklet sürmeyi öğrenme süreci" ile açıklanabilir:
Eğitimi çocuğun bisiklet sürmeyi öğrenmesi olarak ele alalım. Okulun ve öğretmenin görevi, çocuğa bisikletin mekanik aksamını (pedal, fren, zincir, direksiyon) tanıtmak ve ilk aşamada dengede durabilmesi için selesini tutmaktır. Mevcut sistemde yapılan şudur: Öğretmen, çocuğu bisiklete hiç bindirmeden ona saatlerce bisikletin parçalarını anlatmakta, Freire’nin tabiri ile "yığmacı" bir yöntemle zihnine bilgi depolamakta, sonra da bu parçalar hakkında sınama (sınav) yapmaktadır. Oysa bisiklette bulununan parçaların adını ve fonksiyonunu bilmek, bisikleti sürebilmek (eylemek) anlamına gelmez. Freire’nin dediği gibi, öğrenmenin anlamlı olabilmesi için "bireyin yaşam sürecine bağlanması gerekir".
Daha da önemlisi, öğretmen ve sistem, çocuğa bisikleti nasıl süreceğini öğretmeli ama bisikletle nereye gideceğini söylememelidir. Stirner’in uyardığı gibi; "Bireysel özgür irade ve inisiyatif öğretmenin uzmanlığının kölesi haline gelmiştir". Bu bağlamda öğretmen egosundan arınmalı, Illich’in eleştirdiği "uzman yargısına güvenme" alışkanlığını kırmalı ve gidilecek yönü öğrenciye empoze etmemelidir. Neill’in deyişiyle; "Hiç kimse başka birine kendi ideallerini verecek kadar iyi değildir". Öğretmen, gerekirse çocuğun yanlış yöne gitmesine, düşmesine (öğretmenin kendi yargılarına göre) ve kendi yolunu çizmesine izin vermelidir.
Özetle öğretmenler, Freire'nin dediği gibi "öğreten ve düşünen özne" olmalı; ne yapılacağını empoze eden değil, rehberlik eden kişiler olmalıdır.
3.3. ALTERNATİF ÇÖZÜMLERE ELEŞTİRİ: GEMİYE KARŞI TEKNE
A.S. Neill’in Summerhill okulu veya benzeri özgürlükçü denemeler, mevcut sistemin devasa gücü karşısında bazen yetersiz kalmaktadır. Bu durumu şu metaforla analiz etmek mümkündür:
Açık denizde, yüksek teknolojiyle donatılmış devasa bir gemi (1. Model) ilerlemektedir. Bazı özgürlükçü yaklaşımı savunanlar (2. Model) ise bu gemiyi yok sayarak, doğal malzemelerle ve el emeğiyle yapılmış küçük bir tekne inşa ederler ve gemidekilere "çocuklarınızı buraya gönderin” derler. Gemideki tahakküm edilen işçiler (uyuşmuş kitle), o devasa gemide bulunmayı bir hayalin gerçekleşmesi sanmakta ve hangi koşulda olduklarını önemsememektedir. İşçi olmalarının nedeninin kendi yetersizlikleri olduğu empoze edildiği için, küçük bir tekne mevcut şartlarına göre daha iyi gözükse dahi küçük teknede yalnız başına idare edebileceklerine dair inançları yoktur. Bulundukları gemi zaten kutsal bir gemidir. Onun tozunu almak cennete gitmek anlamına gelebilir. Orta kesim ise gemiye hükmedenler gibi olmak, sistemin "kaymağını yemek" hayali ile yaşamaktadırlar. Bu nedenle, mevcut gerçekliği ve geminin cazibesini yok sayarak sadece alternatif bir tekne yaratmak, kitleleri dönüştürmekte çoğu zaman etkisiz kalır.
Bir başka sorun da teknede yetişen çocukların devasa gemiye geri gönderilecek olmasıdır. Sudan çıkmış balık gibi, alışkanlıklarını -doğru da olsa- tekrar revize etmesi gerekecektir.
Özetle temelinde bireyselleşme olan toplumsal bir dönüşümün izole alanlarla sağlanması mümkün değildir.
3.4. OKULLARIN KAPATILMASINA DAİR: SÜNGERİ PASA MARUZ BIRAKMAK
Ivan Illich, "Okulsuz Toplum" önerisinde okulların insanı öğrendiğinden yabancılaştırdığını savunarak kapatılmaları gerektiğini öne sürse de, bu radikal önerinin mevcut toplumsal yapıda ciddi riskleri barındırması göz ardı edilmemelidir.
Okulların devlet sisteminden tamamen ve aniden çekilmesi, halihazırda var olan zengin-fakir ayrımını bir uçuruma sürükleyebilir; zengin aile çocukları sınırsız imkanlar ve uyaran fazlalığı ile donatılırken, yoksul çocukların bu imkanlardan yoksun kalması sınıf ayrımını daha da keskinleştirecektir.
Bu süreçte nihai hedef bireyselleşme olsa da, çocuğu sadece ailesi ve çevresiyle baş başa bırakmanın handikapları göz ardı edilmemelidir. Bir "sünger" gibi çevresindeki unsurları bünyesine çeken çocuk, okulların kapatıldığı senaryoda, "paslı" yani dogmalarla ve yanlış inançlarla dolu bir ebeveyn ve çevre etkisinde savunmasız kalacaktır. Wilhelm Reich'ın "karakter zırhı"nı kuşanmış ebeveynlerin, kendi zihinsel paslarını çocuklarına aktarması kaçınılmaz bir döngüyü doğurur.
Bu önermede yetişen çocuk, henüz oluşmamış iradesiyle eğitimi bilinçli bir şekilde seçemeyeceği gibi bir şekilde seçim yapsa bile Tolstoy’un "ihtiyaç duymadığı öğretimden kaçınma" idealini gerçekleştirecek bir bilinç düzeyinde olmayacaktır. Nitekim günümüzde henüz bireyselleşememiş çocuklar, kendi değer yargılarını oluşturamadıkları için bu boşlukta en kolay ve hızlı tüketime yönelme eğilimindedirler.
Özetle ilk aşamada okula ihtiyaç vardır. Devletin sağladığı okul, fırsat eşitliği ve temel koruma kalkanı olarak işlev görmelidir. Goodman'ın önerdiği "mini-okullar" veya şehirle bütünleşmiş öğrenme alanları, bu sürecin zamanla evrilmesiyle, zorunluluktan değil ihtiyaçtan doğan kurumlar haline gelmelidir.
3.5. AİLE
Bireyselleşme sürecinde aile ve devletin konumu, çocuğun özgürleşmesi ekseninde yeniden tanımlanmalıdır. Neill ve Reich, çocuğun özgürleşmesi adına çekirdek ailenin baskısından kurtulmayı önerse de, çocuğu aileden tamamen koparıp kolektif bir eğitime teslim etmek başka bir tehlike doğurmaktadır. Bruno Bettelheim’ın Kibbutz gözlemlerinde belirttiği gibi; gerekli durumlarda aileye itiraz etmek ve ondan uzaklaşmak mümkündür, topluma (akran grubunun oluşturduğu "kolektif süperego") itiraz etmek çok daha zordur. Aileden ve koşulsuz sevgiden uzak kalan çocuk, duygusal bir kaynak bulamayarak yavanlık geliştirebilir ve sistemin mekanik düşünen, farklı açılardan itaatkâr bir dişlisine dönüşme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Ayrıca ekonomik bağımlılık da çocuğun özgürleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Stirner’in "Egoistler Birliği" fikri ve kurumların ihtiyaç temelli olması gerektiği görüşü, geçiş aşamasında kuruma ihtiyaç duyulduğunu gösterir.
Reich modern aileden 'otoriter ideolojiler ve muhafazakâr yapılar üreten bir fabrika' olarak söz eder. Orta sınıf evinde baba, devlet otoritesinin aile içindeki temsilcisi olarak işlev görür. Mevcut sistemde aile çocuğun bakımını üstlendiği için bir sanayi ya da otorite yerini alıp çocuğu bir yatırım aracı olarak görebilmektedir. Bu durumu engellemek ve çocuğun aileye olan ekonomik bağımlılığını kırmak için, her çocuğun bakım ve eğitim masrafları devlet tarafından karşılanmalıdır. Böylece çocuk, ne sanayinin ne de ailenin ekonomik tahakkümü altına girerek özgürlüğünden ödün vermek zorunda kalır.
3.6 TOPYEKÜN DEĞİŞİM: PASIN SİLİNMESİ
Çocuklar "öğretme kaygısı" güdülmese de öğrenirler. Çocuğun etrafında "canlı bir organizma" olması, çocuğun o organizmadan etkilenmesi için yeterlidir. Ebeveynler ve öğretmenler, çevredekiler "paslı" ise, çocuk bu pası devralacaktır. Bu nedenle değişim, çocuklar ile birlikte eş zamanlı yetişkinlerin dönüşümü ile sağlanabilir.
3.7 TEKNOLOJİNİN BİREYİN YARARINA KULLANILMASI
Illich modern dünyanın en acil sorununun, kurumların ve teknolojinin tarzını bireyin yararına çalışabilecekleri şekilde değiştirmek olduğunu ileri sürer. Bu bağlamda teknolojiyi ve unsurları tamamen reddetmek yanlıştır. Teknolojiyi geliştiren motivasyon her ne kadar tartışılır olsa da sanayi ve otoritenin bu silahı -silahın bir gün güç olarak tanımlanması mümkün- kullandığı gerçeği unutulmamalıdır. Mevcut teknoloji imkanları bireyi kısıtlayan değil özgürleştiren bir araç olarak kullanılmalıdır. İnsanlar kıt imkanlara sahip olsa da teknolojinin bir getirisi olan “sınırsız kaynak” sayesinde düşüncelerinin tezahürünü alabilmektedir. Sorun teknolojinin kendinde değildir, iradeye teslim edilmesindedir.
3.8 TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜKLER
Özgür bir eğitim zemini için; cinselliğin tabu olmadığı, kadınların üretime ve hayata eşit dahil edildiği, zorunlu evliliklerin olmadığı ve eş seçim özgürlüğünün bulunduğu toplumsal bir yapı gerekmektedir.
KAYNAKÇA
* Erden, M. (2011). Eğitim Bilimlerine Giriş. Ankara: Arkadaş Yayınevi.
* Fidan, N. & Erden, M. (1996). Eğitime Giriş. Ankara: Alkım Yayınevi.
* Spring, J. (2010). Özgür Eğitim (A. Ekmekçi, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.