Filmin döngüsel dinamiğini dikkate aldığımızda, son sahnelerini aslında bir başlangıç noktası olarak kabul edebiliriz.
Bu döngünün başlangıç noktası; annenin sağlayacağı karşılıksız sevgi, şefkat, korunma ve güven duygusundan mahrum bırakılmış bir çocuk olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın hayata adım attığında en temel gereksinimleri olan yakınlık, sıcaklık ve duygusal duyarlılıktan yoksun bir başlangıcın bireyin ruhsal bütünlüğünde onarılmaz boşluklar yaratacak olması hali; annenin filmde yüzü olmayan, tebessümü görülmeyen fiziksel bir suret olarak kalmasıyla simgeleniyor. Buradaki gereksinimi sadece biyolojik annenin sağlayacağını düşünemeyiz. Annenin olmadığı durumlarda bahsi geçen değerleri içselleştirmiş bir bakıcı bu ihtiyaçları belirli bir yere kadar karşılayabilir.
Temel ihtiyaçları karşılanmamış bu çocuk; doğa ile iç içe, "orman kanunlarının" geçerli olduğu izole bir alanda, annesinin onu bıraktığı bir usta tarafından yetiştiriliyor. Yaşadığı alanın ve ustanın rutinlerinin getirisi olan deneyimleyerek öğrenme imkanı sayesinde motor ve öz bakım becerileri erken yaşta gelişen çocuğun bakıcı yoksunluğunu ne kadar telafi edilebildiği ise tartışılır. Ustanın eğitim metodunu gözlemlediğimizde; gözlem ve yaptırım ağırlıklı, eylem odaklı, iletişimin kısıtlı olduğu bir yapı görüyoruz.
Usta, kendi içindeki karanlığı tam anlamıyla çözümlemiş ve ehlileştirmiş olsaydı, belki de bir şeyler "öğretmesine" veya yasaklamasına gerek kalmayacaktı. Usta, filmi bir döngü olarak kabul ettiğimizde çocuk ile birebir aynı yaşantıya sahip olduğu için, özümseyemediği değerleri katı bir benlik terbiyesi ile kendi benliğine yapıştırmış durumda. Dolayısıyla çocuğa aktardıkları bilgelikten ziyade, farkında olmadan kendi bastırılmışlığının bir yansıması oluyor.
Okul öncesi dönemindeki çocuğun, hayvanların sırtına taş bağlayıp onların çırpınışlarını izlerken "hakim olmanın hazzını" tattığı sahne, bu döngünün temelini oluşturuyor. Çocuğun benmerkezci dönemde olduğu söylenebilir olsa da, bu şiddet eğilimini salt gelişimsel evreyle açıklamanın yetersiz kalacağını düşünüyorum. Burada, güvenli bağlanma geliştirememiş bir çocuğun dışa vurumunu görüyorum. Ustanın bu duruma müdahalesi ise pedagojik açıdan tartışılır. Çocuk uyurken sırtına taş bağlayarak ona aynı fiziksel acıyı yaşatılması; insani değerlerin, katı kurallar veya "kısasa kısas" cezalar ile aktarılma çabası anlamına gelir. Bunun sonucunda da girilen yanlış eylem sadece baskılanır. Asla yapılmaması gereken bir eylemi, o eylemi gerçekleştiren kişiye aynı şekilde uygulamak, aslında o eylemin "yapılabilir" olduğu mesajını verir. Bu yöntemde çocuk, özümsenmiş bir empati yerine, "Ya benim başıma gelirse?" kaygısına dayalı bencil bir korku geliştirir. Nitekim çocuk ağlasa da, bu gözyaşları kurban için değil, kendi çektiği acı içindir.
Filmde çocuğun ergenlik ve genç yetişkinlik dönemine gelindiğinde, özümseyemediği değerlerin sonuçlarını daha net görüyoruz. Doğa çoğu zaman "cennet" olarak tasvir edilse de, insani değerlerden yoksun, güçlünün hakimiyetine ve güdülere dayalı bir sistemi barındırır. Karakterin içine orman kanunlarının işlediğini; bir kadınla karşılaştığında "sahip olma" ve "çiftleşme" dürtüleri ile hareket edince anlıyoruz. Hamleleri, bir aslanın dişisine yaklaşması kadar ilkel. Usta ise gözlemci kalarak, teknenin tıpasını açıp onları suya maruz bırakmak gibi yine fiziksel zorluk içeren bir cezaya başvuruyor. Ustanın "Sahiplenme tutkun uyandı, bu da öldürme isteğini uyandırır" uyarısı, aslında kendi deneyimiyle alakalı bir kehanetten ibaret.
Filmin sonunda ise erken çocukluk dönemindeki davranış biçiminin kalıcılığını görüyoruz. Haz odaklı ve travmatik geçmişini çözümleyememiş bakıcının(usta) aynı patolojiyi bir sonraki nesle aktarışı tescilleniyor. Hayvanlara taş bağladıktan sonra aynı deneyim yaşatılarak empati kurduğunu sandığımız o çocuk, yetişkinliğinde başkasına aşık olan kadını öldürüyor. Şiddetin aracı değişmiş olsa da boyutu ve kökeni aslında hiç değişmiyor.