Kitabı okurken kendimi onlarca öğrencinin bulunduğu bir hatıra fotoğrafını hayal ederken buldum. Öğrencilerin hepsi önlüklerini giymiş, çocukları birey olarak ayırt etmek mümkün değil ama en önemli koşul sağlanmış; hepsi eşit.
Hayalim devam ediyor. Fotoğrafı yakınlaştırıyorum, yüzleri ayrı ayrı tanımaya çalışıyorum. Bazı öğrenciler bulanık, sebebini ilk aşamada anlamlandıramıyorum. Etrafı incelemeye devam ediyorum ve kış aylarında çekildiği belli olan fotoğrafta üşüyen öğrencilerin titriyor olma ihtimali geliyor aklıma. Sözde eşit öğrencilerin önlüklerinin kumaşının “eşit” olmadığı gerçeği beliriyor. Gariptir ki, gelecekte sistemin arka plana iteceği “titreyen öğrenciler” fotoğrafta da enstantane anında hareket halinde oldukları için - yine gariptir ki ilerleyememe halinde bir hareket söz konusu- siliniyorlar. Cisimlerden ibaretler, dimağlarının ve isimlerinin ise bir önemi yok.
Sosyal devlet anlayışında olduğunu iddia eden sistemin kendi içindeki çelişkiyi tek fotoğrafa sığdırmak mümkün.
Peki sadece soğuktan mı üşür insan? Unutulunca, yalnız kalınca, hor görülünce, bireysel olarak dikkate alınmadığında, şekil verilmeye çalışıldığında, kıyaslandığında, sıralandığında ve sınandığında, sesini duyuramadığında, etiket yapıştırıldığında, isteklerinin önemi olmadığında, zorunda bırakıldığında, kaybettirildiğinde, köşeye atıldığında da üşür. Belki de daha derinden…
Bu yüzden Ayhan Ural kitabında sadece soğuktan üşüyen öğrencilere değil, tüm öğrencilere eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerini ifade etmeleri için söz hakkı veriyor. Hasan, Ayşe, Veli ve daha nicesi. Konuşun…
Öğrenciler o güne kadar olan yaşantılarının gereği hareket ediyorlar. Saygı görmenin ve dikkate alınmanın temel koşulları olarak gördükleri yüksek perde kürsü ve yüksek ses aracı (mikrofon) talep ediyorlar. Kürsüye çıktıklarında ise hâlâ inanmakta güçlük çekiyorlar:
“Sesimizi duyuyorsunuz değil mi? İnanamıyoruz. Sesimiz geliyor mu?”
Öğrenciler özlemlerini, isteklerini dile getirmeye başlıyor:
-Yarışmacı eğitim anlayışı ile devam ettirilen hayatlarında gereken insani nitelikleri taşımanın mümkün olmadığını, bunun sonucunda her alanda görülen birbirinin üstüne basma, çelme takmaya dayalı davranışların toplumun her alanına sirayet etmiş olduğunu,
-Sınavın hayatın en önemli eşiğiymiş gibi gösterildiğini, o anda kazananların ve kaybedenlerin belirlendiğini -belirlenmiş gibi algı oluşturulduğunu-, sınavın piyasa halini aldığını,
-Yarışmacı eğitim anlayışı her ne kadar sağlıksız olsa da mevcut sistem olarak kabul etmek zorunda bırakıldığımız bu günlerde; devlet okullarının bu sistem için bile yeterliliği sağlayamadığını, daha kötüsü devlet okullarının yönlendirmesiyle öğrencilerin dershanelere mecbur bırakıldıklarını,
-18120. sıradaki öğrencinin bir adı ve karakteri olduğunu,
-Bir güne, birkaç saate denk gelen sınavların bütün seneyi ölçümlemesinin imkansız olduğunu,
-Tek hedef olarak kabul ettirilen sınav sonuçlarının kendi üzerlerinde “kaygı, endişe, korku ve strese” sebep olduğunu, öğrenim hayatlarında kazandıkları tek yeterliğin her koşulda ve her zaman kazanma arzusu olduğunu,
-Okulların bir elekten ve bariyer olmasından öte umuda açılan bir yuva olması gerektiğini,
-Başarılı olma tanımının değiştirilmesi gerektiğini, insan başarısının ilk koşulunun yaşamın her döneminde “birey olabilmek” olduğunu yüzümüzü vuruyorlar.
Sıradaki söz hakkı öğretmenlerde. Sırtına yüklenmiş maddi manevi tüm yükleri ile bir öğretmenin işini hakkıyla yapabilmesinin çok zor olduğunu hatırlıyoruz.
Velilere gelince… Kitapta yarışmacı eğitim anlayışıyla başarı tanımının veliler için de sorun olduğu aktarılıyor. Ben ise dönüşümün; sisteme göre “başarılı” çocukları olan velilerin de tam anlamıyla itiraz edebildikleri zaman, “başarısız” çocukları olan velilerin ise çocuklarının “başarısız” olarak nitelendirildiği için değil, gerçekten sistemin yanlışlığını kavramasıyla sağlanabileceğini düşünüyorum.
Yöneticiler... Uzmanlıkların her geçen gün dallanıp budaklandığı, liderliğin tanımının değiştiği ve alanında uzman kişilerin fikirlerini dikkate alıp verimli bir şekilde harmanlanması gerekliliği
hâlini aldığı günümüzde pozisyonu gereği egosunu önde tutan profillerin gelişimi nasıl engellediği hatırlatılıyor.
Politika üretenlerin yeni paketler halinde ısmarlama ve gösteriş odaklı yeni yöntemlerinin yetersiz kalması, eğitim bilimcilerin ise bu ortamda fikirlerine danışılmaması sebebiyle sistemden memnun olmalarının beklenemeyeceği gerçeğini tekrar hatırlıyoruz.
Kaynak: Ayhan Ural, Hafif Ağır Denenceler, Pegem Akademi Yayıncılık.