Filmin ilk bölümünde, tilkiye karşı saf ve temiz duygular beslediğini düşündüğümüz çocuğun tilki ile dost olmayı hedeflediğini görüyoruz. Tilkiyle dost olmak bir kenara, aynı alanda bulunmak bile mümkün değilken çocuk, sabır ve sebat ile tilkinin bu sınır ihtiyacına saygı duyuyor. Çeşitli yöntemler ile tilkiye ve onun doğasına saygı duyarak yakınlaşmanın yollarını arıyor.
Bu yöntemlerde barınan saygının aslında ilk aşamada geçerli olduğunu gürüyoruz. Tilkinin güvenini kazanıldaktan sonraki aşama; Karşılıksız ve saf gözüken sevginin sahiplenme arzusuna dönüştüğü an ile filmin seyri değişiyor. Tilkinin boynuna bağlanan tasma, derin anlamlar taşıyan dönüm noktası oluyor.
Çocuğun sahip olma güdüsü devreye girdiğinde -değerli gelen 'şey' elde edilince- tahakküm etme güdüsü devreye giriyor. Tam da o anda, o 'şey'in özgür alanındaki albenisi kayboluyor, ona duyulan saygı yok oluyor ve hedef değersizleşiyor. Filmin bu metaforu, ne yazık ki hayatın her alanına sirayet etmiş durumda.
Ebeveynlerinin isteklerini karşıladıkça, 'gözetme' halini yeni bir standart olarak gören ve sürekli kendi değerleri çerçevesinde beklentiler (sınav, sıralama, yetkinlik, hedef) koyarak çocukların çemberini daraltan ebeveynler...
Mülakatta toz pembe bir senaryo çizen, iş başladığında çalışanın etinden sütünden alabileceği her şeyi alan patronlar... Mesleğini seven bir bireyin ortalama üstü hizmetini takdir etmek yerine bunu bir zayıflık olarak gören anlayış da aynı bakış açısının bir parçası.
Aynı döngü ilişkilerde de işliyor: Partner olmadan önce ilgiye boğan ancak 'elde ettikten' sonra karşısındakini değersiz gören eşler...
Yardım edildikten sonra o yardımı karşısındakinin bir görevi olarak gören komşular…
Kendisi gibi olmayana ilk aşamada ılımlı yaklaşıp gücü elde edince karşısındakini yok sayan iktidarlar…
Özetle, hayali kurulan ve ulaşılması güç olan 'şey'in -bu bir araç da olabilir bir insan da- elde edildiğinde saygınlığını yitirmesi, insanlığın evrensel bir trajedisi.
Aklımda sayısız soru ile filmi tamamladım. Kız çocuğunun sahip olduğu insana dair doyumsuz sahip olma güdüsü, tilkinin özgürlüğe dair güdüsü ile çatışmasaydı ne olurdu? Tilkinin boynundaki tasma ile hayatına devam etmeyi kabul ettiği senaryoda, git gide çemberi daraltılacaktı.
Peki bizim çemberlerimiz? Ödün verdikçe daralan sınırlarımız? Kişisel olarak ödün vermesek bile, ödün verenler sebebiyle yok olan saygınlığımız?